|
GÜNCEL KONU:
İNTİHAL
Aşırma, Akademik hırsızlık.
Dünyanın en önemli ikinci bilim dergisi “Nature” da
Türk fizikçilerin intihal yaptığının ve bahsi geçen
Türkiye kaynaklı makalelerin ilmi internet ortamından
silinmesi Türk bilim dünyasında büyük üzüntü
yaratmıştır. Konunun uluslararası ortama gelmesi sadece
Türk fizikçilerini değil, tüm Türk bilim insanlarını
ilgilendiriyor. Çünkü “Nature” adlı saygın bilim dergisi
sadece fizikçilere değil biyolog, kimyager, mühendis,
tıp doktoru, deprem uzmanı gibi tüm dünyadaki bilim
insanları tarafından takip ediliyor. Bu durumda tüm
dünyadaki bilim adamlarının Türk Bilim adamlarına bakışı
kuşkulu ve olumsuz olacaktır. Çünkü makalede birkaç
Türk’ün bilimsel olarak intihal yaptığı değil,
Türkiye’de fizikçilerin sistematik ve düzenli bir
şekilde bilimsel hırsızlık yaptığı iddia edilmiştir.
İntihali halkın anlayacağı şekilde anlatırsak geçtiğimiz
aylarda “Hürriyet” Gazetesinde çıkan bir haberi örnek
vermek açıklayıcı olacaktır. Bu haberde Çinli
tekstilcilerin bastığı bir deri katoloğundan
bahsediyordu. Çinli bir deri firması katoloğuna İbrahim
Kutluay ve Demet Şener’in resmini koyarak ve giydikleri
deri montları pazarlıyordu. Bu Çinli firma sadece
Derimodun hazırladığı deri mont modellerini çalmamış,
reklâm ve modeller için para harcamadan İbrahim Kutluay
ve Demet Şener’in da Derimod için çektirdiği resimleri
de kendileri çektirmiş gibi kullanmıştır. İşte bu
işlemin bilim dünyasında yapılması “İntihal” dir.
Amerika Birleşik Devletlerinde tıp ihtisası yapan
doktorların üye olduğu Amerikan Board Sertifikalı
Doktorlar Derneği (ABCD) üyeleri intihal konusunu
irdelemişlerdir. ABCD üyesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Yazıcı, Marmara
Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nazım
Serdar Turhal ve İstanbul Bilim Üniversitesi öğretim
üyesi Doç. Dr. Selçuk Can görüşlerini paylaşmıştır.
Prof Dr Hasan Yazıcı’nın Görüşleri:
İntihal, daha güzeli öz Türkçe aşırma, başkasının
fikrini, eserini veya eserinin parçalarını, gönderme
yapmaksızın, sahiplenmektir. Aşırma olması için, söz
konusu fikir veya eserin bilimsel olmak zorunluluğu
yoktur. Ülkemizde, her alanda, müziğimiz dahil, maalesef
çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Fizikçiler olayını
nesnel olarak bilemiyorum ancak çok yakından bildiğim
aşırmalar var ve bunlar çoğu örnekte müsamaha ile
karşılanıyor. Çarpıcı bir olaydan söz edeyim. Şu
günlerde ülkemiz bilimsel yayın artışında uluslararası
sıralamada Çin’le yarışmakta. Bu beni gerçekten
korkutuyor çünkü yakın bir geçmişte Çin’deki doktora
tezlerinin % 60’nın aşırma, rüşvet vb. hazırlandığı
iddia edildi. Ülkem için kesin sayı vermeme olanak yok
ancak Çin örneği beni olabildiğince endişelendiriyor.
Kamuoyunca da az çok bilindiği gibi Prof. Doğramacı’nın
konuyla ilgili aleyhime açtığı davada 6,5 yıllık bir
süre sonunda Yargıtay benim aleyhime karar verdi. Yargı
sürecimin sorunlu ve mahkeme kararının da yanlış olduğu
kanısında olduğumdan, yakın bir zaman evvel, konuyu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdım.
Prof Dr. Nazım Serdar Turhal Görüşleri:
İntihal suçlaması bilim adamının yazdığı makalede
başka bir bilim adamının yazdığı makaleden aldığı
görüşlerini kendi makalesinde sanki kendi görüşleri imiş
gibi sunması ve bunları aslında farklı bir kişinin
yazdığı makaleden aldığını belirtmemesinden
kaynaklanıyor.
Bunun
yapılmasının sebebi bu bilim adamlarının karakterinin
ahlaken zayıf olmasıdır. Bilimsel hırsızlık hiçbir zaman
yayın yapma baskısı vs gibi gerekçelerle hoş görülemez
ve sıfır hoşgörüyle yaklaşılması gerekir. Bu olayda da
bizzat Türkiye’den bilim adamlarının bu işin üzerine
gitmeleri Türk milletinin şerefini kurtaran bir yaklaşım
olmuştur. Dünyanın her yerinde böyle dolandırıcılıklara
eğilim gösteren insanlar olmuştur. Eğer toplumların
bilim kurumları sağlamsa böyle yanlış iş yapan bilim
adamları kolaylıkla ekarte edilir. Türk bilim
kurumlarının bu kişileri cezalandırmakta tereddüt
etmemesi ve yapılan işin karşılıksız kalmayacağını
gösterilmesi intihale eğilim duyacak diğer bilim
adamlarının caydırılması açısından önemlidir.
Doç. Dr. Selçuk Can’ın görüşleri:
Doç. Dr. Selçuk Can intihal ile suçlanan kişiler
arasında 18 Mart Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanının
bulunmasının intihal olayını basit bir suç olmaktan
çıkardığını ve olayın daha kapsamlı araştırılması
gerektiğini söyledi. Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı
Doç. Dr. Selçuk Can “intihal olayında kişileri
sorgulamak yerine artık Türk Yüksek Öğrenim Sisteminin,
yani Üniversite sisteminin sorgulanması gerektiğini
belirtti. Doç. Dr. Selçuk Can “Ülkemizde yeni
üniversitelerin kurulması çok güzel ancak bu yeni
üniversitelere yeterli kaynak ayrılmıyor. Hedef hep
çıtayı yükseltmek, ancak alt yapı, bilgi birikimi,
gerekli cihazlar ve yeterli para olmadan çıtayı ancak
yamuk bir şekilde yükseltebilirsiniz.
Üniversitelerimizdeki yönetmeliklere göre doçentliğe ve
profesörlüğe yükseltilmek için belli sayıda yurt dışı
yayın yapmak gerekir. Yani kurallar 4–5 yıllık geçmişi
olan Türk üniversitelerine, 200–250 yıllık geçmişi olan
Harvard, Oxford gibi üniversitelere denk yayınlar
yapmasını söylüyor. Bu durumda bazı öğretim üyelerinin
bunu bilimsel hırsızlık ile başardığı anlaşılmaktadır.
Türkiye’deki üniversiteler Türkiye’ye özgü sorunlara
odaklanmak ve özel sektörle bütünleşmek yerine mevcut
yönetmelikler neticesinde batı üniversitelerine karşı
yakın bir gelecek için hiçbir zaman kazanamayacakları
bir yarışa girmişlerdir. Sonuçta bazı öğretim üyelerinin
kopya çektikleri bu en son olaylar ile anlaşılmıştır.
Nature adlı İngiliz dergisinde açığa çıkan Türkiye
kaynaklı intihal olayının bir kaç kendini bilmezin
yaptığı münferit bir olay değil, Türk üniversite
sisteminin bilim yarışında çağ dışı kalmasının bir
yansıması olarak görüyorum” dedi. ABCD Başkanı Doç Dr.
Selçuk Can üniversitelerimizin bu olayı kendi
özeleştirilerini yapmaları için bir fırsata
dönüştürmelerini temenni ettiğini belirtti.
|
|
1. ABD'de akademik yükselmeler nasıl oluyor, adaylardan
hangi şartları yerine getirmeleri isteniyor?
Amerika Birleşik
Devletlerinde akademik yükselmeler Assistant Professor,
Associate Professor ve Full Professor aşamalarından
geçer. Akademik yükselmelerde birçok ülkede evrensel
olarak uygulanan yükselme komitesi kararları uygulanır.
Sözlü veya yazılı olarak herhangi bir sınava girmek yok.
Türkiye ile ABD’deki akademik sistemi karşılaştırmak
elma ile armudu karşılaştırmaya benzer. Dünyada yeni
bulunan ilaçların % 80’i Amerika Birleşik Devletlerinde
keşif edilmektedir. Science Citation lndex’de olan A
grubu dergilerin çoğunluğu ABD kaynaklıdır. Yine Medline
sistemini kuran, işleten ve ücretsiz olarak dünyadaki
tüm hekimlere sunan ABD’dir. ABD tıp alanında ve tıp
eğitiminde dünyada lider konumdadır. ABD’de Assistant,
Associate veya Professor of Medicine unvanları
üniversitenin elemanı olarak çalışanlara veriliyor. Bu
instructor’dan başlıyor. Ancak burada sorulması
unutulmuş bir soru var o da “Tenure” meselesi. Bir insan
doçent (Associate Professor) olmuş ama Tenure almamış
olabilir. Tenure bir şekilde güvence veriyor. Amerika
Birleşik Devletlerinde tıp fakültesinde çalışmak
“Tenure” ve “Non-Tenure” olarak iki şekilde oluyor.
Sağlamlaştırılmış ve güvenli yol anlamına gelen “Tenure
Track” kelimesinin Türkiye’deki akademik hayatta
uygulaması yok. İşe alınırken Tenure Track veya Non-Tenure
Track olarak alınıyorsunuz. Tenure veya Non-Tenure
olmanıza göre de yükselme kriterleri farklı. Tenure
olarak işe başlayan bir öğretim görevlisinin başarılı
olması, profesörlüğe dek yükselmesi beklenir. Her
üniversite yükselme için gerekli kriterleri kendi
belirliyor ama Tenure Track da Associate olabilmek için,
ülke çapında tanınmış olmak gerekiyor. Sizden 6 referans
istiyorlar sonra bu referansları arayıp onlardan da 6
kişi ismi alıyorlar ve onların görüşüne başvuruluyor.
Bunun yanında üniversiteye ve topluma hizmet, toplumda
tanınmışlık, yayınlar, alınan araştırma fonları gibi pek
çok kriter kullanılıyor ve bölüm başkanının dekana
önerisi sonrası dekanın üniversitenin promosyon
komitesine (akademik yükselme komitesine) önermesi ve
onların kabulü ile oluyor. Non Tenure yolunda ise sadece
3 referans ve bunların da lokal olması yeterli.
Profesörlük için uluslararası tanınmışlık gerekiyor.
Görüldüğü gibi yayınlar sadece işin ufak bir kısmı. Bir
de o üniversitede 5 yıl çalışmak gerekli. 3 yıl da
olabiliyor ama olağanüstü bir şey yapmış olmanız
gerekiyor. Bir de “Regency Professor” var onu da Nobel
alanlara veriyorlar o zaman direk Profesör olarak işe
başlıyorsunuz. Tenure ile Non-Tenure arasındaki en
önemli fark, Tenure aldıktan sonra birisinin işine son
verilmesi son derece zor. Non-Tenure olanlar her sene
sözleşme yeniliyorlar. Non-Tenure olanlar bir bakıma
angarya ile meşgul oluyorlar. Sadece doçentliğe kadar
yükselebilirler ve işinize her an son verilebilir. Ancak
durum o kadar umutsuz değil ve profesörlük kapıları
kendilerine ilelebet kapalı değil. Başarılı performans
göstermeleri halinde kendi üniversitelerinde veya başka
bir üniversitede Tenure Track yoluna kabul edilip,
akademik hayatlarında ideallerine ulaşabilirler.
Amerika Birleşik
Devletlerinde üniversite hastanesi olmayan eğitim
hastanelerinde verilen Clinical Professor of Medicine
unvanı da var. ABD’de özel, devlet veya belediye
hastanelerinin birçoğu bir üniversite hastanesi ile
bağlantılıdır. Buna “affiliation” adını veriyorlar.
Örneğin bir özel hastanede koroner angiografi yoksa
hastayı bağlantılı oldukları tıp fakültesi hastanesine
gönderirler. Her iki taraftaki hekimler irtibat
halindedirler. Ayda bir ortak konferanslar düzenlerler.
Tıp fakülteleri son sınıftaki internleri bağlantılı
oldukları hastanelere rotasyona gönderirler. Üniversite
ile bağlantılı bu kamu, özel veya vakıf hastanelerinde
bilimsel yayın yapan öğretim üyelerine Tıp Fakültesi
“Clinical Professor of Medicine” (Klinik Tıp Profesörü)
unvanını verir. Klinik Tıp Profesörü unvanının
Türkiye’de eşdeğeri yok. “Clinical Professor of Medicine”
özel çalışıp da üniversite hastanesi ile affiliate
(bağlantılı) olan insanlara veriliyor. Etrafta pek
Clinical Professor olmaz, genellikle Assistant veya
Associate seviyesine yükselmelerine Üniversitedeki
Yükselme Komitesi onay verir. Bu o insanların hasta
sayıları için faydalı olsa da akademik olarak pek bir
şey ifade etmez. Yani Üniversitede Ana Bilim Dalı
Başkanı olamazlar, bir devlet kurumu olan Ulusal Sağlık
Ensitüsünden (NIH) araştırma fonu almaları zordur.
ABD’de araştırma fonları araştırma masraflarını
karşıladıkları gibi direk olarak araştırmacının maaşına
katkı da yaparlar.
2. ABD'li hekimler akademisyenliğe ilgi gösteriyor mu?
Amerika Birleşik
Devletleri’nde bir doktorun üniversitede çalışmasının
amacı yeni ilaçlar bulmak, laboratuar testleri
geliştirmek, hastalıkların patofizyolojisini aydınlatmak
gibi orijinal bilgiler üretmek ve topluma faydalı
olmaktır. Akademik yükselmelerde yapılan bilimsel
yayınlar yanında, topluma hizmet, halka yönelik bilimsel
kitaplar yazmak, meslek örgütlerinde aktif rol oynamak,
uluslararası tanınmak rol oynar. Ancak ABD ile Türkiye
arasındaki en önemli fark akademik unvanın sadece
üniversite içinde kullanılmasıdır. Yani hiç bir doçent
veya profesör üniversiteden ayrıldıktan sonra çalıştığı
özel muayenehanesinde veya özel hastanede akademik
unvanını kullanmaz. Bunu yasaklayan hiçbir yasa
olmamasına rağmen bu bir gelenektir. ABD’de akademik
unvan sadece akademik ortamda yani üniversitede aktif
görevde iken kullanılır, ve unvan üniversiteye aittir.
Tanımı bu şekildedir. Akademik unvan kişiye ait bir
unvan değildir. Örneğin bir profesöre kendi
üniversitesinde sözleşme yenileme teklif edilmez ise
veya ailevi sebeplerle şehir değiştirip başka bir
üniversitede göreve başlarsa doçent olarak göreve
başlayabilir.
Hekimler
ABD’de gerçekten akademik işler yapmak istiyorlar ise
akademisyen oluyorlar. Bunun nedeni hastaların ismin
başındaki harflere çok fazla önem vermemesi, bir de
üniversitede çalışırken insanların sadece üniversitede
çalışabilmeleri. Hem üniversitede hem de kendi ofisinde
çalışmak isteyenler klinik unvanlar alıyorlar ki
akademik çevrelerde o kadar da önemli değil bunlar. Yani
üniversiteden unvanlarını alıp özel muayenehane veya
hastanede unvanlarını kullanmak için akademisyen olan
yok. ABD’de ancak idealist hekimler akademisyenliğe
ilgi gösteriyorlar. Özel sağlık sisteminin geçerli
olduğu bu ülkede muayenehane hekimleri ve birçok cerrah,
vasat bir akademisyenden çok daha fazla kazanıyor. Bu
yüzden akademik kadroların önemli bir kısmı da yabancı
doktorlar tarafından dolduruluyor. Bir akademisyenin
klinisyenden çok kazanması için pazarlanabilir yeni ve
etkili bir ürün keşif etmesi gerekiyor. Bu sivilceleri
kökünden çözen bir krem veya infeksiyona yol açmayan
idrar sondası gibi basit bir metod dahi olabilir. İlle
de yapay kalp cihazı gibi kompleks bir olay olmasına
gerek yok.
3. ABD'de akademisyen olmak zor mu?
ABD de akademisyen olmak nerede ne yapmak istediğinize
göre zor veya kolay olabilir ama asıl zor olan
akademisyen olarak devam edebilmek. Bu konuda genellikle
üniversitede kendi giderini 2 yıl içinde karşılamanız
beklenir. Bunu ya hasta bakarak, ya da araştırma fonu (grant)
alarak yapabilirsiniz. O yüzden sürekli bir çalışma
içinde olmalısınız. Bulunduğunuz üniversiteye göre günün
birinde maaşınız azalabilir veya sözleşmeniz
yenilenmeyebilir. Non-Tenure yolunda her yıl, Tenure
yolunda iki yılda bir performansınız gözden geçirilir ve
başarınıza göre sözleşmeniz yenilenir. ABD’de
üniversitede yükselemeyerek işine son verilen öğretim
üyeleri mağdur olmamaktadır. İlaç firmalarında veya
stent vs gibi tıbbi malzeme üreten şirketlerde gayet
güzel maaşlarla işe başlamaktadırlar. Diğer alternatif
özel veya kamu hastanelerinde klasik doktorluk
yapmaktır.
4. İki ülkenin akademik yükselme kriterlerini kıyaslar
mısınız?
Amerika Birleşik Devletlerinde akademik yükselmeleri
incelemeden önce sistemin Türkiye’den oldukça farklı
olduğunu anlamak gerekir. Akademik yükselmenin tek
kriteri yapılan yayınlar değildir. Bilimsel yayınlar,
araştırma, tıp öğrencisi eğitimi dışında üniversiteye
hizmet, topluma hizmet, toplumda tanınmışlık, ulusal
veya uluslararası sivil toplum kuruluşlarında çalışma,
meslek örgütlerinde aktif görev akademik yükselme
basamaklarında etkisi olan hizmet alanlarıdır.
Amerika
Birleşik Devletlerinde öğretim üyelerinin performansı
her iki yılda bir fakültenin kıdemli öğretim üyeleri
tarafından oluşturulan ve başkanlığını dekanın yaptığı
bir komite tarafından değerlendirilir. Başarılı
bulunanların sözleşmesi yenilenir. Başarılı olmayanların
sözleşmesi yenilenmez. Öğretim görevlisi çok önemli bir
buluş yapmış ise 2 yılda profesör bile olabilir. En sık
rastlanan durum akademik yükselmenin 6 yıl içinde
gerçekleşmesidir. 8 yılda yani 4 değerlendirme sonucu
aday akademik olarak yükselemiyor ise örneğin yardımcı
doçent’ken doçent’e gelemiyor ise görevine son verilir.
Adaylar profesör olduktan sonra dahi değerlendirmeye
tabi tutulurlar. Aldıkları araştırma fonları, yaptıkları
yayınlar, yetiştirdikleri öğrenciler vs. değerlendirmeye
tabi tutulur. Tabi burada Türkiye ile en önemli fark bu
unvanların sadece üniversite için geçerli olması.
Associate olan birisini, başka üniversite Assistant
Professor unvanı ile işe alabilir veya Professor olarak
da işe alabilir; ama üniversite ile işi bittiğinde unvan
da üniversitede kalır. Türkiye’deki doçent veya
profesörler iyi klinisyendir ve hastaları çoktur. Ancak
ABD’deki profesörler genelde bir araştırma
laboratuarının başındadırlar ve himayelerinde birçok
uzman, asistan, biyolog, genetik uzmanı, doktora
öğrencisi gibi görevliler çalışır. Bunların maaşlarına
profesörün aldığı araştırma fonundan katkı yapılır.
Öğretim üyeleri devamlı yeni deneyler yaptıklarından
polikliniğe haftada bir gün inerler ve hasta sayıları
çok değildir. Çok sayıda hasta baktıkları takdirde yeni
ilaçlar, yeni testler veya tanı metotları geliştirmeye
vakitleri olmaz.
5. Sizce Türkiye'deki akademisyenlerin yükselme
basamaklarında karşılaştığı aksaklıklar neler?
Türkiye’deki akademisyenlerin yükselme basamaklarında
karşılaştığı sorun kaliteli yayın üretememektir.
Türkiye’de akademik yükselmelerde bir sayı takıntısı
bulunmaktadır. Bence önemli olan yayının sayısı değil
kalitesidir. Türkiye’de doçentlik sonunda bir
akademisyenin 100 adet, emekliliği gelen bir profesörün
500 adet yayını olmaktadır. Amerika Birleşik
Devletlerinde en iyi profesörler akademik kariyerleri
boyunca ancak 100-120 adet yayın yapmaktadırlar. ABD’de
öğretim görevlilerinin senede iki veya üç yayın
yapmaları, bunları Nature, Science, New England Journal
of Medicine gibi prestijli dergilerde yayınlamaları
beklenir. Türkiye’de sayı önemli olduğu için bir
akademisyen tek bir konuya odaklanamıyor. Kendi branşı
içinde üç dört farklı alanda yayın yapabiliyor. Böyle
olunca bilgi birikimi, yeni kazanılan bilgilerin yeni
araştırmalara aktarılması her zaman mümkün olmuyor.
Türkiye’deki sistem multidisipliner çalışmayı da teşvik
etmiyor. Hatta yazar sayısı ne kadar fazla ise, o
çalışmadan adayın aldığı akademik puan o kadar az
oluyor. Tez aşamasında tez sahibi çalışmayı yürütüyor.
Bu gelenek üç dört asistanın beraber aynı konu üzerinde
kapsamlı araştırma yapmasını engelliyor. ABD’de tıp
doktorlarının kariyerleri boyunca herhangi bir uzmanlık
için tez yapması gerekmiyor. Sadece “PhD” ünvanı alacak
temel bilim uzmanlarının tıp doktoru olsun olmasın tez
yapma zorunlulukları var.
6. Akademik yükseltmeler nasıl yapılmalı?
Türkiye’de araştırmaları finansal olarak destekleyecek
ayrı bir kuruma ihtiyaç var. Şu anda iki ayrı
üniversiteden iki ayrı araştırmacı aynı konuyu
araştırıyor olabilir. Bu hem tekrara, hem de israfa
neden olmaktadır. Konu seçimi de öğretim üyelerinin
inisiyatifine bırakılmış durumda. Öğretim üyeleri ülke
sorunlarına çözüm üretecek araştırmalar yapmak yerine,
en kısa zamanda en fazla sayıda yayın çıkarmak gibi bir
duruma girebilirler. Aslında sistem bunu motive ediyor.
Akademik kariyer yapmanın en önemli motivasyonu kişisel
tatmin ve kişisel gelişimdir. Türkiye’de genel araştırma
bütçesinin arttırılması durumunda, mevcut sistemi
koruyarak ve ona ek olarak yeni merkezi bir yapıya sahip
bir araştırma fonlama kurumu kurulmasında fayda
görüyorum. Bu kurumu TÜBİTAK kurabilir, YÖK’e bağlı bir
kurumda olabilir. Alanında uluslararası yayınları olan
kıdemli öğretim üyelerinin yanında, DPT, YÖK, Avrupa
Birliği Temsilciliği gibi devlet kurumları
temsilcilerinin de bu Sağlık Araştırmaları Fonlama
Kurumunda yer alması uygun olur. Kurum araştırma
konularını ülke önceliklerine göre tespit edebilir ve
başvuran kamu veya vakıf üniversitelerine bu kaynağı
aktarır. Sonra da araştırmanın gidişatını
denetleyebilir.
Şu anki
uygulamada olan doçentlik sınavı öncesi bilimsel
yayınların merkezi sistemle değerlendirilmesi uygulaması
profesörlük başvurusu öncesinde de yapılmalıdır. Bu
mevcut sistemin standardizasyonunu sağlayacaktır. Bu ön
değerlendirmenin ardından son değerlendirmeyi yine hakem
öğretim üyeleri yapmalıdır. Kabiliyetli gençlerin hızla
yükselmesi için ve yurtdışından tersine beyin göçünü
gerçekleştirmek için profesörlük başvurusu öncesi
üniversitede kadrolu çalışma süresi iki yıla
indirilmelidir. Yeni ilaç veya tıbbi malzeme keşif edip,
bunun patentini alanlar ödüllendirilmelidir. Akademik
yükselme yönetmeliklerinde tıbbi patentler yurtdışı
kitap yazarlığı gibi kabul edilip, 100 puan ile
puanlanmalı. Diğer aksayan bir yönde üniversiteler arası
trafiğin Türkiye’de çok az olması. Öğrenci, asistan ve
yan dal uzmanlık öğrencilerinin farklı uzmanalar ile
eğitim görmeleri eğitimin kalitesini arttırır. Atama
yönetmeliğinde yeni açılan doçentlik ve profesörlük
kadrolarının tüm Türkiye’ye açık olduğu belirtilmekte ve
ilan edilmesi istenmektedir. Yönetmeliğe göre ilanlar
yapıldığı halde tıp fakülteleri hep kendi elemanlarını
atamaktadırlar. Kanun koyucu bu uygulamanın böyle
olmasını istemediği için böyle bir yönetmelik çıkardığı
halde uygulama farklı. Gerek Türkiye içi öğretim
üyelerinin farklı üniversitelerde dolaşımını arttırmak,
gerekse yurtdışından kaliteli öğretim üyelerinin
kazanılması için bir yönetsel müdahale yapılması
gerekiyor. Öğretim üyesi sirkülasyonu vakıf
üniversitelerinde iyi işlediği halde kamu tıp
fakültelerinde geleneksel yaklaşım değişmiyor.
|